“Kuran kendine ‘kolaylaştırılmış’ diyor ama bu kitap zor be hacı.” Zormuş gibi algılanıyor veya gerçekten zor geliyor. Ama neden? Ben sorunca üç yanıt verebiliyorum.
1) Bireyci Varsayım
“Kuran, vicdanını temizlemek ve kendini geliştirmek isteyen bireylere gelmiştir.” Böyle bir cümle hiçbir yerde görmüyoruz ama onun modernist ve tasavvufçu yorumlarına bu mesaj içkindir. Yani örtülü olarak, dolaylı olarak bu söylenir. Çünkü modernist okumanın paradigması, yani düşünürken kullandığı, çıkarım yaparken dayandığı kavramlar dünyası bireycidir. Modern yaşamın doğruları seküler, hümanist, eşitlikçi, hakçı, bilimci, pozitivist, çoğulcu, görececi, özgürlükçü, ilerlemeci ve bireycidir. Hepimize okul sıralarından başlayarak bu doğrular ömür boyu aşılanıyor. Kuran’ı modernizmin mahkemesinde sanık sandalyesine oturtanlar, onu bu mahkemede aklamaya çalışan Müslümanlar üzerlerindeki bu etkinin farkında değiller. Onlar modernist ahlakı bir başlangıç noktası olarak alıyor, Kuran’ın ahlakını onun üzerine inşa etmeye, ona uydurmaya çalışıyorlar, tersini yapmaları gerekirken.
Kuran’ı bireyci paradigmayla anlamaya ve uygulamaya çalışırsak o çok zor bir kitap olur. Bir kişinin veya ailenin gücü ribadan uzak durmaya yetmez örneğin. Zekatını da ödeyemez. Gençlerini evlendirmeye de gücü yetmeyebilir. Bunların Kuran’da topluma yönelen buyruklar olduğunu anlamayınca Kuran’ı anlamak ve uygulamak olduğundan daha zor görünüyor.
Kuran’ı kişisel çabalarla, yani Kuran’la ilgisi olmayan bir toplumda yapayalnız kalarak anlamak doğal olarak çok zordur. Anlama çabaları birleştikçe kolaylaşacaktır. Namaz paradigmasından kurtulmak bunun önemli bir aşamasıdır. Salât yazılarımda açıkladım, ilk zamanlarda mescitte yapılan işlerin büyük çoğunluğu “namaz” dışındaki işlermiş. Bu işlerin neler olduğunu şöyle bir araştırır ve niye böyle olduğunu düşünürseniz olayı hemen çözeceksiniz. Yani Kuran’ı anlama çabasının toplumsallaşması haftada bir Zoom toplantısı yapmakla olmaz. O ancak geçici bir aşama olabilir. Çabaların birleştirilmesi demek dersliklerde dersler verilmesi demek, paneller yapmak demek, sözlü ve yazılı tartışmalar yapmak demek, dergi ve kitap çıkarmak demek, komşu olup geceleri birlikte çalışmak demek, uygulamayı birlikte yapmak üzere aileler, dernekler, kooperatifler, şirketler, çiftlikler, okullar kurmak demek ki uygulamadan gelen bilgi metne geri dönsün ve daha doğru yorumlar çıksın.
2) Acelecilik
Kişisel bir kötü alışkanlık anlamında değil. Modern yaşam aceleciliği bir erdemmiş gibi hepimize sürekli aşılar. Bu nedenle eski dünyanın öykülerinde gördüğümüz, gerçeği öğrenmek için yollara düşen, ömrünü manastırlarda yiyip bitiren, tasavvuf şeyhine yıllarca hizmetçilik eden kişileri, Salih Kul’a çırak olmuş ve çıraklıktan atılmış Musa’yı anlamamız çok zordur. “Ben bu kitabı anlayacağım” kararı vermiş olanlarımızın çok çok azı bunun belki otuz yıl sürecek, belki ölüm döşeğinde devam edecek ve uğruna çok ciddi bedeller ödenecek bir çaba olacağını baştan kabul etmiştir. Hele şimdi işin içine sosyal medya girdi, esrardan kurtulsun diye beklediğimiz hasta kokaine alıştı.
Önceki maddede değindiğim gibi olayın bir matematiksel boyutu kişilerin bir ağ oluşturması ise öbür matematiksel boyutu zamandır. Aydınlanma bir birikim meselesidir Kuran’da sabra yapılan vurgu boşuna değildir. Kuran öğrencileri birbirlerine ve ilerlemenin yavaşlığına sabredecekler. Elbette sonsuza dek aynı yavaşlıkta gidecek değil, bu toplumun doğasına aykırı. Ama o sıçrama noktasına, kırılma ve hızlı aydınlanma noktasına ulaşabilmek için yavaşlığa sabretmek gerekiyor. Paradoks gibi görünüyor ama değil. Tıpkı şükredene daha fazla verilmesi gibi, yani şükretmenin önce gelmesi gerektiği gibi, hızlı aydınlanmanın gelmesi için yavaş ilerlemeye hatta yerinde saymaya olan sabrımızın sınanması gerekiyor.
Eleştirel düşünme alışkanlıkları edinme ve yaşamın her alanında uygulama çabası Kuran öğrencisinin amaçlarından olmalıdır. Eleştirel düşünme zihinsel aceleciliğe kısmen ilaç olur çünkü daha fazla bilgi ve kanıt arama, karar vermeyi erteleme, yeni verinin ışığında daha önce verilmiş kararları gözden geçirme gibi davranışlar kişiye sabırlı olmayı öğretiyor. Sabırsız kişi eleştirel düşünür olamıyor. “Yalnızca Kuran” ve gelenekçi okuma arasında mı kaldın örneğin? Yargıya varamamış olmaya katlanmayı öğreneceksin. Yargıya varmaya başladın mı? Önce temkinli olmayı, daha fazla kanıt aramayı göze alacaksın. Yıllar sonra yeni bir tartışmanın içinde kalırsan, yeni bilgilerle kafan karışırsa verdiğin karara dönüp gözden geçirmeye üşenmeyeceksin.
3) İslam Olmayan Düzenlerin Farklı Olduğu Varsayımı
Hani sorulur ya, Kuran’ı kimin doğru yorumladığını nasıl bileceğiz? Yanıtı kendi içindedir aslında. Kuran’ı kimin doğru yorumladığını Kuran’ı çalıştıkça bilirsin. Kuran’ı doğru yorumlayanın kim olduğunu bilmek isteyenler Kuran’a daha çok çalışmalılar. Kısır döngü mü? Değil, yaşamın ta kendisi bu. Size kolesterol hapı yazan ve yazmayan, tavuğu yasaklayan ve yasaklamayan doktorlardan hangisinin doğru yorumu yaptığını nasıl anlarsınız? Kendi durumunuza, hastalığınıza daha çok çalışarak. Üçüncü bir doktora da sorsanız, onun size yapacağı açıklamayı, hatta iki doktorun neden böyle davrandığını gösteren muazzam kanıtlarla dolu bir açıklamayı bile anlama kapasiteniz, kendi durumunuzu ve hastalığınızı ne kadar iyi bildiğinizle doğru orantılı olacak. Veya hangi partinin, hangi politikacının ne halt yediğini anlamak istiyorsunuz. Hangi yorumcuya güveneceğinizi nasıl bileceksiniz? Hangi yorumcuya güveneceğiniz yalnızca sizin o konulardaki bilginize bağlıdır. Ne kadar çok bilirseniz isabetli yorumları o kadar ayırt edebilirsiniz. Ama yorumcu kadar iyi bilmeniz gerektiği anlamına gelmiyor. Çünkü Allah hepimize mantık vermiş, eleştirel düşünme yeteneği vermiş, onu kullanarak az bilenler, çok bilenleri yargılayabiliyorlar. Sözgelimi benden kat kat çok bilen biri, verdiği iki yargıda kendisiyle çelişebilir. Benim bunu fark etmem için onun bildiği her şeyi bilmem gerekmez. Eğer böyle olmasaydı hiçbirimiz ergenliği aşamaz, yetişkin olamaz, ana-babamızı geçemez, öğretmenimizi geçemez, bir arpa boyu ilerleyemezdik. İnsanlık olmazdı, uygarlık olmazdı. Bütün bilinmeyenler için bu böyle.
Peki, konu “din” olunca ne oluyor da insanlar hemen umutsuzluğa kapılıyor, “bu iş olmayacak, peşini bırakalım” demek için bu kadar aceleci oluyorlar? Birincisi, din sanki özel bir ilgi alanıymış gibi, olmasa da olur bir seçenekmiş gibi gösteriliyor. Kim gösteriyor? Belli bir kişi yok. Egemen bilgi seküler bilgi olduğu için okuldan üniversiteye, basından hükümete her şey bize bunu ima ediyor. Soluk alıp verdiğimiz hava seküler bir hava, Müslüman bir hava değil. İkincisi, önümüzde yaşanmış bir örnek var. Öykü şöyle: Hristiyanlar bir gün Kitabımukaddes’i kendi dillerine çevirip okumaya başlamışlar. Sonra onda çok saçma şeyler de olduğunu görmüşler, kimisi kitabı bırakmış. Kitabın şurasını bırakanlar bir mezhep olup kendi yasalarını koymuşlar, burasını bırakanlar bir mezhep olup kendi yasalarını koymuşlar. Bunlar önce tartışmaya, sonra vuruşmaya başlamışlar. Sonra canlarının yandığını görüp vuruşmayı bırakmaya ve neyin doğru olduğunu tartışmaktan vazgeçmeye karar vermişler. Mezhep yasalarını bırakmış, seküler devletin yasalarına uymakta uzlaşmışlar. Öykü bu. Neresi doğru, neresi yanlış şimdi girmeyeceğim. Ama bunu bize örnek gösteriyorlar ki biz de aynısını yapalım. Kitabımukaddes’te bulunan saçmalıkların Kuran’da bulunup bulunmadığına da şimdi girmeyeceğim. Asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Konu din olunca “anlaşamıyoruz, en iyisi tartışmayı bırakalım, kimse başkasının inancını değiştirecek değil” gibi saçmalıkları söyleyiveriyoruz. Çünkü dinin ne olduğunu bilmiyoruz, bu bize unutturuldu. Bu şekilde biten tartışmaların hiçbiri gerçekte din tartışması değildir. Yoo, din tartışması dediğiniz hemen her zaman kavgaya evrilir, kanlı bıçaklı, tüfekli bombalı olur. Kuran’ın din dediği şeyin ne olduğunu anladığınızda bunu da anlarsınız. Kitap Halkı’nın kendi arasında “din” için vuruşmayı (ve neredeyse tartışmayı da) bırakmış olması ne onların dinlerinin olgunlaştığını gösterir ne de din özgürlüğünde karar kıldıklarını. Bazı “din”leri tırnak içine alıp bazılarını almayışımın nedenini bilmiyorsanız biraz okuma yapmanız gerekiyor, hemen bu blogdan başlayabilirsiniz.
Şuraya bağlayacağım: “Kimin doğru yorumu yaptığını nereden bileceğiz” sorusu seküler sistemler için de aynı şiddette sorulabilir. Ortada anayasalar var. Kim bu anayasayı doğru yorumluyor? Anayasa mahkemesi kararlarını okuyun. Hangi yargıç doğru içtihat yapıyor, hangisi yanlış yapıyor? Buna nasıl karar verirsiniz? Bu yanıtsız bir soru değil ki, sormayı ve politikayla, hukukla ilgilenmeyi, tartışmayı bırakalım. Yanıtı da belli. Hangi yargıcın daha doğru yorumu yaptığını ayırt etme becerisi, kişinin anayasayı ne kadar iyi bildiğiyle doğru orantılıdır. Kişinin bilgi düzeyi toplumdaki konumuyla, mesleğiyle ilgili olabilir. Burada bir kısır döngü yok, yanlış bir şey de yok. Ama konu İslam olunca aynı sorular yanıtlanamazmış gibi, aynı sorunlar çözülemezmiş gibi davranmak bize öğretilmiş. İslam devletinin nasıl olması gerektiği tartışması sanki boş bir tartışmaymış gibi, sanki seküler devlet kuramında olmayan sorunlar İslam devleti kuramında varmış gibi, sanki seküler devletin nasıl olması gerektiği hiç tartışılmamış, hiç kanlı bıçaklı olunmamış gibi bize vazgeçmeyi aşılıyorlar. Vazgeçmeye ikna olanlarımız farkında olmayabilirler ama aslında sekülerliğin İslam’dan üstün bir düzen, Arapçasıyla üstün bir din olduğuna ikna olmuş durumdalar. Demek ki sorunun kısa yanıtı şudur: “Bugün seküler anayasayı (veya senin için kurucu kutsal metin hangisiyse onu, mesela İnsan Hakları Bildirgesi’ni) kimin daha iyi yorumladığını nasıl biliyorsan öyle bileceksin.” Eğer daha iyi bilmek istiyorsan Kuran’ı daha iyi çalışacaksın. Ve aslında seküler toplumda olduğundan daha avantajlısın çünkü seküler toplumun tek bir kutsal metni yok, birleştirici bir temeli yok, ahlaki nirengisi de yok, sürekli değişiyor (onların diliyle “ilerliyor”).
Belki de sorulabilecek soruların çoğunun yanıtı Kuran’ı daha iyi çalışmaktır. Bu “daha iyinin” içinde bilginin yaygınlaştırılması ve tabana indirilmesi de var, bilgide çok çok ilerlemiş seçkin bir azınlığın yaratılması da. Çünkü işlerin doğası böyledir. Modern toplumu tasarlamaya çalışanlar da aynısını yapmaya çalıştılar. Tepedeki bilgililerin tabana yaymak üzere oluşturdukları bir hafif bilgi programı. Bu ikisi, arasındaki basamaklarla birbirine bağlanacak. En alt basamaktakinin en üst basamaktakini yargılaması elbette zordur, seküler dünyada da böyledir. İlkokulu zorla bitirmiş ve yurttaşlık bilgisi dersi bile almamış bir kişinin bir Yargıtay içtihadını eleştirmesi olanaksıza yakındır. Bu, düzenin yanlış kurulduğu anlamına gelmez. İslam toplumu bu iki uç arasındaki uzaklığı azaltmayı hedef edinmelidir ama bu uzaklık sıfıra inemez. Yani bilgide eşitlik olanaksızdır, herhangi bir şeydeki eşitliğin olanaksız olduğu gibi. İslam toplumu bir anlamda bilginin “Gini indeksini” küçültmeyi amaçlar. Bu nedenle Kuran demiştir ki: “İnananların tümünün çıkması gerekmez. Her kesimden bir küme, toplumu geri döndüğünde onları uyarmak için dini iyice öğrenmelidir. Böylece, belki korunurlar.” (9:122) Bilmek üzere yetiştirilecek olanlar, bilmeyenleri aydınlatmak için bilecekler. Yani bilenler, bilmeyenleri kendilerine yetiştirmeye çalışacaklar ki bilenleri yargılayabilecek, eleştirebilecek düzeye çıkabilsinler. Yani bilenler, eskiden bilmeyenlerin kendilerini geçtiklerini, tartışmada onlara üstün geldiklerini görünce sevinecekler. İslam toplumu budur. “Bunu kimse yapamaz” mı? Yapamasınlar, Allah kimseye muhtaç değil. “Gerçekçi değil” mi? Biz yapamadık ve yapamıyoruz diye Allah keşke göndermeseydi bu elçiyi mi diyorsunuz? (68:46) Allah insanlara bu işin nasıl başarılacağının ipuçlarını veriyor, yapan yapsın.
Kuran’da görünen bu net nedensellik, yani bilmek üzere yetiştirilenlerin amacının bilmeyenlere bildirmek olması, modern seküler toplumlarda çok belirgin değildir. Modern toplumların özgürlükçülüğü, bilenlerin bilgiyi paylaşma sorumluluğunu hafifletiyor. Yani kimin doğru yorumladığını halkın nasıl bileceği sorusu, İslam toplumu için olduğundan daha büyük bir sorundur, modern seküler sistemler için.
Kuran sözcüğün ilk akla gelen anlamıyla “kolay” değil. Ama olduğundan daha zor gelebiliyor, bu üç etmen nedeniyle.
